24 Aralık 2013 Salı

Gezi Olayları Özel Röportajları 1 - Prof. Dr. Nevin Ateş


“… Gençler artık kendilerine dikte edilecek toplumsal, kültürel ve hatta kendi özel yaşamlarına müdahale edecek siyasal söylemleri çok dikkate almıyorlar. onlar partilerin grup toplantılarında biteviye bağırıp çağıran ya da birtakım şeylerin olması konusunda bağırıp çağıran liderleri artık önemsemiyorlar..”
Derslerinizde ülkede demokrasinin hala tam anlamıyla yerleşmediğini, hala bunun sancılarının yaşandığını söylüyorsunuz. Gezi olayları bu sürece, demokrasi deneyimine, ne ölçüde katkı sağladı? Buna bir demokrasi mücadelesi diyebilir miyiz? Yani gezi direnişi bu sancılı süreç için ne ifade ediyor?

Öncelikle gezi olaylarını analiz edebilmek için gezi olaylarının içerisinde yer alan genç nesli anlayabilmek gerekiyor. Ben genç nesle yani sizlere baktığım zaman, kendi dönemimle de kıyaslayarak, şunu görüyorum; aslında ilk defa bizden sonra gelen nesilden benim dönemimin insanları bir şey öğrenmekte. En basitiyle bunu teknoloji anlamında söyleyebiliriz. Çünkü dünya değişiyor. Örneğin biz 21. yüzyılın ilk çeyreğinden 20. yüzyıla baktığımızda- bunu derslerde hep dile getirmişimdir-; yirminci yüzyılın ilk başlarında askerden kaçmak ya da askere gitmemek konusunda diretmek daha doğrusu bir asker kaçağı olmak vatan hainliğiyle eş anlamlı olarak kabul edilmekteydi. Hatırlayın 1920’deki meclis açıldığında çıkarılan iki numaralı kanun asker kaçaklarını silah altına almak amacıyla çıkarılan “Vatana Hıyanet” kanunuydu. Yani askerden kaçmak ya da askere yazılmamak, reddetmek vatan hainliğiyle eş anlı olarak düşünülüyordu. 20. yüzyılın sonuna ve günümüz Türkiye’sine baktığınız zaman yani neredeyse bir yüzyıl sonra, her ne kadar bu Türkiye’de hala bir sancılı süreç olsa da, vicdani reddi konuşuyoruz. Yani bu, bir yüzyıl içinde nasıl bir değişim olduğunun çarpıcı bir örneği bana sorarsınız. Dolayısıyla bu gençler artık kendilerine dikte edilecek toplumsal, kültürel ve hatta kendi öznel yaşamlarına müdahale edecek siyasal söylemleri çok dikkate almıyorlar. Onlar partilerin kendi grup toplantılarında biteviye bağırıp çağıran ya da birtakım şeylerin olması konusunda karşılıklı bağırıp çağıran liderleri artık önemsemiyorlar. Başka bir dünyanın açılımı var çünkü. Hatırlarsanız bu gençlere Mustafa Kemal’in bir emaneti vardı. Ben kendi bakış açımdan baktığımda bu gençlerin Mustafa Kemal’e karşıtlıklarını görmem. Çünkü onların en azından bizim kurumumuzda aldıkları eğitim doğrultusunda olayları nasıl değerlendirdiklerini bilirim, nasıl aktardığımızı bilirim. Ama aynı zamanda bunlar dünyanın kendilerine emanet edilmesini istemiyorlar. Birileri dünyayı yönetirken kendilerine emanet edilenlerle bekleyen bir süreç içerisinde olmak istemiyorlar. Onlar bugün yaşadığımız bu dünyada, en azından kendi bireysel dünyalarında, sosyal yaşamlarına, kültürel yaşamlarına ya da yaşam biçimlerine yönelik tehditler karşısında bir duruş sergilemek istiyorlar.

Gezi Parkı’na gelirsek, aslında bu mesele 2011 yılında başlayan bir mesele. Yani Gezi ile ilgili o dönem Taksim Platformu adında yaklaşık kırka vara kişiden oluşan bir platform kuruldu. İçinde yakın arkadaşlarım vardı. Ve onların sadece ve sadece Taksim’de yapılacak olan ki şu anda yapılmış olan yapılaşmaya, yolların yeraltına alınarak Taksim alanının insansızlaştırılmasına neden olacak sürece ve bu sürecin yeşil alanların kaybedilmesine ilişkin ciddi tereddütleri vardı. Bu çerçeve içerisinde neredeyse bir yıla yakın bireysel olarak mücadele ettiler. Geziye katılanların belki birçoğu bunu bilmeyebilir hatta o insanlar orada ağaçların altına oturdular. Destek kampanyaları, imza kampanyaları başlattılar. Gezi sonrasında bu meselenin ne kadar önce başladığını incelemişsinizdir. Taksim’in ve bütün o alanın, Gezi’nin; ağaçsızlaştırılması, yeşilden yoksul edilmesi ve meydanın bütün tarihsel sürecinin yeni baştan ve bambaşka bir şekilde hayata geçirilmesi konusuna duyarlı olan insanlardı bunlar. Fakat biraz çuvaldızı kendimize de batırmamız gerekiyor. Bu konuya Taksim Platformu ya da Mimarlar Odası kadar dikkat sarf ettiğimizi söylemek mümkün değil. Ta ki 28 Mayıs’ı 29 Mayıs’a bağlayan sabaha kadar. Proje daha önce belediyede de bir takım şeylere uğradı hatta devletin bir anlamda kontrolüne geçti diye biliyorum. Anıtlar kurulunun verdiği karara karşı yüksek bürokratlardan oluşan bir kurul oluşturuldu ve nihayetinde Gezi Parkı’nın bugünkü şekli onandı.

28 Mayıs’ı 29’a bağlayan sabah da orada sadece yaşadıkları alana sahip çıkmak ve bir çevre duyarlılığıyla bir araya gelen Taksim Platformu ve onu destekleyen gençler vardı. Bu gençler de genel olarak 18-25 yaş arası üniversite gençliğiydi. Başından beri geldiği biçimiyle insanlar yaşadıkları alana ve yeşilliğe sahip çıkmak istiyorlardı ve bireysel tercihlerini ortaya koyuyorlardı. Bu hükümetin çok farklı yaklaşımıyla, bu boyutlara gelmeyebilirdi. Ama ne yazık ki hükümet ya da iktidar bunu hiç ortada şiddet yokken, sadece o insanlar o alanı kaplamış ve o alanda bir sivil insiyatiflerini hayata koymuşken o sabah oraya aşırı bir müdahale ederek işleri çığırından çıkardı. Burada tabi şunu söylemek lazım, hükümetin bu olayı denetleyemediği ve kontrol edemediği bir gerçektir.

Kaldı ki şunu da ilave etmeliyim, bütün metropollerin hep bir meydanları vardır. Bu meydanlar o ülkelerin tarihsel, siyasal, kültürel geçmişini bir yansımasını ve yaşanmışlığını taşırlar. Taksim de böyle bir alandır. İnsanların bir aradalığını gerçekleştiren bir yaşam alanıydı. Burada zaten bana sorarsanız, sosyal tarih açısından da bakmaya çalışırsam, hükümetin kışla yapımı amacıyla bu süreci başlatmasında benim yadırgadığım şeylerden biri şu olmuştu; neden kışla? Üstelik de iktidarının önemli bir zaman diliminde, cihet-i askeriyeye karşı bir müdahale, bir intizam verme çabasında olan bir iktidar neden askeriyenin en önemli göstergelerinden biri olan bir kışlayı, Topçu Kışlası’nı yeniden inşa etmek ister? Çünkü cumhuriyetin sembollerinden biri de şudur; cumhuriyetin erken yıllarında oradaki Topçu Kışlası yıkılmıştır. Zaten berbat haldedir. Yıkıldığı zaman bugünkü Maçka, Teknik Üniversite vb. eğitim alanları kurulmuştur. Aslında bu cumhuriyetin askeriyeden ilmiyeye geçiş sürecini anlatan bir sembolizasyondu. 2013 yılında hangi gerekçeyle olduğunu bilemediğimiz, üstelik de iktidarın kendi yapılanması içerisinde balyoz vb davaları düşündüğümüzde, bir kışlayı yeniden canlandırmaya çalışmak bana çok yadırgatıcı geldi. Nihayetinde bundan vazgeçildi.

“İnsanların potansiyel muhalefet duygularını dile getiremediği noktalarda dile getirebilecekleri bir alanın açılıyor olması, siz onlarla aynı düşüncede olun ya da olmayın, birden bire onların da aynı sahne içerisinde yer almasına neden olacaktır.”

Peki, Gezi’yi nasıl değerlendirmeliyiz? Sözünü ettiğim ilk günler içerisinde; gerçekten bu toplumda bizim sürekli biçimde ötelediğimiz ya da bir biçimde 12 Eylül sonrası apolitik olmakla suçladığımız, bir anlamda kendi yaşadığımız sancılara kendimizden sonra gelenlerinde apolitik olması nedeniyle meşruiyet kazandırmaya çalıştığımız süreçte, gençler bize bambaşka bir şey gösterdiler. Belki apolitiktiler. Ama giderek o apolitik süreçlerinden, sadece bireysel hak ve özgürlüklerinden çıkarak, kamusal yaşam alanlarına sahip çıkmakla aslında giderek politikleşmenin kapısını açtılar. Çünkü biliyorsunuz gezi olayları ilk dönemdeki masumiyetini daha sonra kaybetti. Yani bu, buna başlayan insanların bir naifliği miydi bilemem. Ama Türkiye kendi geçmişine baktığı zaman, özellikle altmışlı yılların ikinci yarısı itibariyle gençlik hareketlerine başladığı zaman orada da masumiyetle başlayan hareketler vardı. Ama dediğimiz gibi toplumsal ve kitlesel bu tür hareketler eninde sonunda o toplumdaki farklı nedenlerle kendilerini muhalif olarak hisseden sof muhalifleri de radikal muhalifleri de devinim halinde oldukları için o hareketin içerisine katar. Ve dolayısıyla söz konusu Gezi Parkı gençlerinin fevkalade masum ve fevkalade haklı talepleri birden bire diğer potansiyel muhaliflerin bu hareketi bir biçimde sahiplenerek daha karmaşık bir noktaya götürmelerine neden oldu. Ama bu çok beklenmedik bir şey değildir. Bütün toplumsal ve kitlesel hareketlerde bu böyledir. Hatırlayın tarihteki bütün dönüşümleri. İnsanların potansiyel muhalefet duygularını dile getiremediği noktalarda birde dile getirebilecekleri bir alanın açılıyor olması, siz isterseniz onlarla aynı düşüncede olun ya da olmayın, birdenbire onların da o sahne içerisinde yer almasına neden olacaktır. Ve doğal olarak başlangıçtaki bu saflığı, masumiyeti ve haklılığı görmeyen ya da görmek istemeyen hükümet bütün bu meseleyi anarşi, terör, vandalizm gibi sıfatlarla tanımlayarak hatta bunun uluslar arası organik bağlarını kurarak bu meseleyi kendi cephesinden analiz etmiştir. Ancak tabi gezi parkı ile başlayan bir süreç bütün bu olumsuz hareketlerin içerisine girmiş olmasına rağmen pekala kendi denetiminin içerisinde, bilmiyorum belki de hala devam eden, parklardaki serbest kürsülere dönüştü. Demokrasi zaten budur. Bu aslında bir biçimde bizde hiçbir zaman gerçekleşmeyen katılımcı demokrasiye gidişin bir işareti olarak gelecek zaman içerisinde değerlendirilebilir. Ama ortaya çıkan bir gerçek vardır ki, hangi nedenle çıkmış olursa olsun, şu anda Türkiye’de kendilerine dayatılmaya çalışılan söylemlere, birebir kendi yaşam alanlarını kısıtlayabilecek tüm söylemlere ve baskılara en azından hayır diyebilecek bir gençlik oluşmuştur. Bu bence önemli bir noktadır. Çünkü böyle bir olay sözünü ettiğim biçimiyle sadece İstanbul’la ilişkin kalmamıştır.

“… Hiç kimsenin yaşadığı bu ülkede turist olmadığını, olmaması gerektiğini söylerim. Dolayısıyla gelip geçici olmadığımız için bu ülkenin geçmişine, şimdisine ve geleceğine sahip çıkabilecek; bizden farklı ama bu farklılığını doğru ve daha ileri olarak değerlendirebileceğim bir nesille karşı karşıyayız. Bizim de bu nesilden öğrenmemiz gerekenler olabilir.”

Gezi etrafında Türkiye’nin farklı noktalarında, farklı şehirlerinde ve giderek farklı yaş alanlarında yani sizin ebeveynlerinizde de bir biçimde tezahür oluşturmuştur. Burada mesele artık gezi parkı olmanın ötesinde toplumdaki potansiyel oluşmuş olan bir muhalefetin; demokrasinin çerçevesi içerisinde hayata geçirilebilmesidir. Bugün akşamları ya da gündüzleri parklarda yapılan konuşmalar, tam da bunun örneğidir. Türkiye’de siyaseten kutuplaşmanın makasının giderek açıldığı bir dönemde gençlerimizin çok daha duyarlı ve kutuplaşmaların bir tarafı olmaktan ziyade kendilerini daha iyi anlatan ve demokrasinin asıl temel noktalarından biri olan uzlaşma ve rekabet içerisinde demokratik yaşamın alanını açmaya başladıkları olarak değerlendiriyorum. Gezi bunun bir vesilesi olmuştur. Ötekileştirdiğimiz gençlerimiz yaşadıkları dünyada en azından kendi yaşam alanlarını birincil elden ilgilendiren toplumsal, siyasal, kültürel yaşamlarında ebeveynlerinden çok daha farklı bir biçimde kendilerini ifade etmenin yolunu bulmuşlardır. Bu yolun sözünü ettiğim toplumsal kitlesel hareketlerin çok beklendik bir sonucu olarak başkaları tarafından farklı bir biçimde özünün değiştirilmeye çalışıldığını görmek mümkün ama özün değişmediğini, içeriğin biraz karıştığını; özün kendi içerisinde sağlam bir biçimde kaldığını düşünmekteyim. Gezi öğrencileri; tamamen insani, kamusal hayat alanlarının mücadelesini verdikleri bir noktada, giderek Türkiye’nin siyaseti içerisinde de demokrasinin kuralları çerçevesinde giderek siyasileşen, politikleşen bir genç nesil olmuştur. Ben bunu önemserim çünkü hiç kimsenin yaşadığı bu ülkede turist olmadığını, olmaması gerektiğini söylerim. Dolayısıyla gelip geçici insanlar olmadığınız için bu ülkenin geçmişine, şimdisine ve geleceğine sahip çıkabilecek bizden farklı ama bu farklılığını doğru ve daha ileri olarak değerlendirebileceğim bir nesille karşı karşıyayız. Bizim de bu nesilden öğrenmemiz gerekenler olabilir.

“Bir gezi ortaya çıktı ertesi gün her şey bambaşka oldu, bir kitap okudum hayatım değişti diye bir şey yok.”

Gezi direnişi büyümeye başladığı andan itibaren çoğunlukçu-çoğulcu demokrasi tartışmalarını da beraberinde getirdi. Bu konuda görüşleriniz neler? Türkiye’deki politik tarafların bu konudaki tavırlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye, 1945 itibariyle çok partili siyasal yaşama geçmiş bir rejim. Bugüne kadar, 1960-1971 arasında uygulanan seçim sistemleri doğrultusunda tüm siyasi partilerin içerisinde yer aldığı bir parlamentoya sahip olmasına rağmen çoğulcu bir siyasal yaşama sahip olmamıştır. Çok partili ama çoğulcu bir siyasal yaşam değil. Demokrasinin sancılarının da buradan kaynaklandığını söylemek gerekir.

Türkiye’de bugün bir anayasa komisyonu var ve bu komisyon içerisinde parlamentoda var olan siyasi partiler yer alıyor. Anayasa dediğiniz insanlık tarihine 18. yüzyıl itibariyle, Rousseau kavramıyla bir biçimde giren ve Türkiye’nin 1876’da tanıştığı anayasa kavramından bugüne baktığınızda çoğulcu bir anlayışın anayasalar içerisinde yer almadığını görürsünüz. Hemen hemen bütün anayasalar bu biçimdedir. Bugün anayasa hazırlığı içersinde parlamentoda grubu olan siyasi partiler var. Belki öncesinde şehirler içerisinde birtakım konsensuslar, birtakım toplantılar yapılmıştır ama netice olarak bu toplumda sadece parlamentoda siyaseten temsil edilenler dışında da siyasetler var. İster beğenin ister beğenmeyin. Ya da hayatlarını çok farklı bir biçimde yaşayan insanlar var. Komünistler, faşistler, lezbiyenler, homoseksüeller var. Bunlara yaklaşımınız her nasıl olursa olsun bunlar bu toplumda yaşayan insanlar. Anayasa çalışmaları içerisinde ne kadar yer alıyorlar? Almasalar bile bu anayasa onlara ne kadar karşılık verecek?

“İnsanların ya da grupların taşıdıkları kimliklerin ötesinde var olan mesele üzerinde bir ortak paydada buluşabilmesi çoğulculuktur.”

Tabi başından beri siz gezinin birebir içindeydiniz. Onu yaşayanlar olarak daha farklı, daha geniş düşünceleriniz vardır. İktidar bunu başından beri topyekün bir hareket olarak algıladı ve denetleyememesinden dolayı olaylar bu hale geldi. Daha doğrusu iktidarın geziyi anladığını söylemek mümkün değil. Diğer siyasi partilere baktığımız zaman özellikle CHP’nin ilk günde bundan bir çıkar sağlamaya çalıştığını görüyoruz. Tam da ilk gün Kadıköy’de bir mitingleri vardı. Ama gençler ilk gün CHP ile bir mesefe koymayı büyük ölçüde becerebildiler sanıyorum. Bir yandan Kürtler, bir yandan MHP’liler bir yandan sosyalist İslamcılar, antikapitalist Müslümanlar bu meseleye sahip çıktılar. Bence insanların ya da grupların taşıdıkları kimliklerin ötesinde var olan mesele üzerinde bir ortak paydada buluşabilmesi çoğulculuktur. Tabi bu çoğulculuk mikro düzeyde bir çoğulculuk. Çok kolay bir süreç değil. Bugün Türkiye’nin siyasetine baktığınız zaman kaç parti üzerinden konuşuyoruz? Elli küsür parti var. Çoğulculuğu sağlayabilmenin ön koşulu, siyasi partiler ve seçim yasasının değiştirilmesi zorunluluğudur ve bunun için de anayasal bir değişiklik gerekmemektedir. O yüzden siyasi partiler açısından çoğulculuğun önü zaten bir biçimde kesilmiştir. Tek bir yasa ile seçim sistemi düzenlenebilir. Ama ne iktidar ne de muhalefet bu konuda anlaşmaya varamıyor. Yani çoğulculuk hala hiçbir alanda sağlanamamış biçimde. Ama bu tür toplumsal olaylar ve değişimler kısa sürede gerçekleşmez. Bir gezi ortaya çıktı ertesi gün her şey bambaşka oldu, bir kitap okudum hayatım değişti diye gerçekleşecek şeyler değil. Bu bir dönüşümdür. Bu dönüşümün kendini ne kadar ileri götürebileceğini ancak zaman içerisinde göreceğiz. Ama hiç yoktan Türkiye’de gençlerin bu vesileyle bir biçimde ortaya çıkmış olması önemli bir kazanım. Bu bir kırılma noktasıdır. Bu kırılma bu gençliği nereye götüreceğini bilemeyiz ama önemli olan sakin, durağan bir toplumda bir kırılmanın yaşanmasıdır. Değişim ve dönüşümler de böyledir. Başlar; ileriye gider, üç adım geriye gider, yana dökülür, sağa dökülür vs. ama bir anlamda önemli olan bu kırılmanın yaşanmış olmasıdır. Bunu ancak siz bundan sonra Türkiye’nin demokratikleşme süreci içerisinde nereye götürebileceğinize karar verebilirsiniz. Ancak bir sürü handikapın da beklediğini bilerek. En basit örnek, gezide başlayan çok masum çok haklı isteklerin kısa bir süre sonra başkaları tarafından manipüle edilmesi. Bu tehlike her zaman var ve var olacak. 1968 olaylarına bakmanız bunu için bir örnektir. Sadece okullarındaki ders notlarının güncelleşmesini ya da bir anti Amerikan söylemin hayata geçirilmesi ya da BP’nin devletleştirilmesi söylemiyle başlayan süreç; birden bire içeriye siyasilerin ama yerüstünde ama yeraltında siyasetin ve radikal hareketlerin girerek birden bire gençlerin eline silah aldığı bir döneme dönüştü. Ben eminim Türkiye’nin gençliği bu tecrübeleri okuyarak ve analiz ederek edindi. Bundan sonra gençliğin tamamen demokrasinin kurum ve kuralları içerisinde, kendi yaşam biçimlerini ya da inandıklarını korumak için, haklı oldukları noktalarda sessiz kalacaklarını düşünmüyorum. Çünkü toplanma ve gösteri özgürlüğü anayasal bir özgürlüktür. Şiddete başvurmayan ve şiddeti tasvip etmeyen bütün gösteriler yasaldır. Bunun yolunu bir biçimde hep birlikte bulacağız çünkü geçmişte çok övünülecek deneyimler yok. Zaten bugünün gençliği de 68’in gençliği değil. Bunu söylerken herhangi bir olumlu ya da olumsuz yan yüklemiyorum, dünya farklı. Sizler hem ekonomik hem siyasi anlamda liberal bir dünyanın, liberal öğretinin manipüle ettiği bir dönemde, o sistemin Türkiye’deki etkileri sürecinde büyüyen çocuklarsınız.

Son yıllarda dünyada hatırı sayılacak sayıda toplumsal hareket, önemli protesto  yaşandı. Bunların birçoğunun önemli bir ortak özelliği hızlı çabuk parlayıp çabuk sönmesiydi. Yaşadığımız yüzyılda toplumsal olanla siyasal olan arasında bir senkronizasyon sorunu olduğuna ve bahsettiğimiz bu durumda da bunun etkisi olduğu görüşüne katılır mısınız?

Bu konuşmaya başlarken de söylediğim gibi, Türkiye’de ve dünyada bu tür senkronize edilmiş olayların hayata geçmesinin en önemli nedeni elinizdeki aletler (telefon, bilgisayar). O aletler, bizden sonraki neslin bize bir şey öğrettiği bir dönemi açtı. Onu benden daha iyi kullanıyorsunuz ve onun getirdiği müthiş bir dünyayı kucaklıyorsunuz. Dünyanın neresinde olursanız olun her şeyden haberdar olmanız mümkün.

Sosyolojik gelişmeye baktığınız zaman da; zaten Türkiye’deki bütün siyasal gelişmelerde en önemli şey sosyolojik gelişmeler ama ne yazık ki bizlerin bu sosyolojik gelişmeleri çok da iyi analiz edemememizden kaynaklanmaktadır. 1999 sonrası AKP’nin yükselmesi ve iktidara gelmesinin sosyolojik temelleri elbette vardı. İnsanlar büyük bir şaşkınlık yaşıyordu ama bunun sosyolojik temelleri; toplumu siyaseten, ekonomik anlamda iyi irdelemekle görülebilirdi.Burada sosyologlara çok iş düşüyor. İktidar partisinin üç kez oy oranını arttırarak seçilmesi irdelenmeli.

Bugün baktığınız zaman otuz yıllık süreç içerisinde sizin neslinizin ne yapıp ne ettiğinizin, derslerinizle ilgili aktarımların dışında nasıl bir dünyada yaşadığınızın çok da farkında değiliz. Teknoloji ile beraber benim eğitim dönemimden çok daha farklı bir eğitim döneminden geçiyor ve dünyayı çok daha farklı bir biçimde algılıyorsunuz. Bu gençlerin maddi yaşam koşullarının arasında dağlar kadar fark olması da önemli değil. Bir biçimde teknolojiye ulaşabiliyor. Hiçbir şey yoksa internet kafeye gidiyor. Taksimdeki olaylarda 3G bağlantısı kesilince hayat durdu. Yani bu olayların hızının sebebi teknoloji.

Değerli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederiz. 
10.10.2013

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder